“Manevi olarak, sevdiklerimizin, kaybettiklerimizin, anıları, öyküleri, düşünceleri… Bunu anlamak, yaralı yüreklerimizde taşımak, travması, psikolojisi, çok uzun yıllar sürecek.”
“Olup biteni anlamaya, düşünmeye çalışıyorum.
Pek çok sorum var. Tasalarım var.
Hayatlarımızla ilgili, geleceğimizle ilgili.
Naçizane;
Kendime, hepimize…
Bir Japon zelzele uzmanının açıklamasını okudum; bu sarsıntılardaki yıkımın bu derece büyük olmasının en önemli sebebini ‘yüzeye yakınlığı’ olarak yorumluyordu. ‘Yüzeye aşırı yakın, büyüklüğü, şiddeti, uzunluğu… Tarihteki en ölümcül sarsıntılardan biri’ diyor Japon uzman.
Enkaz altında, on binlerce, yüz binlerce insanımız var. Arama kurtarma günlerindeyiz.
Tüm toplum, tüm dünya, seferber olmuş durumda, çok insan yardım eli uzatmaya çalışıyor, herkes elinden gelen her şeyi yapmaya uğraşıyor. Akut, Ahbap benzeri kuruluşlar çok yardımcı oldu tekrar.
Manevi olarak, sevdiklerimizin, kaybettiklerimizin, anıları, öyküleri, düşünceleri… Bunu anlamak, yaralı yüreklerimizde taşımak, travması, psikolojisi, çok uzun yıllar sürecek.
Bu kentlerin anıları, tarihi… Tüm bu bölgenin (10 il! İlçeler ve köyler az konuşuluyor, yıkım Suriye’de de çok büyük, az konuşuluyor) yeniden yapılanması nasıl olacak? Her şeyi ile bu yerleşim yerleri nasıl bir daha kurulacak?
Toplum öfkeli aynı vakitte. ‘Devlete onca vergi verdik sarsıntı ile ilgili, o para öteki yere harcanmış’ açıklamaları var, ‘nerede organizasyon?’ diye soruyor herkes… Elbette sormakta haklılar.
Birbirimize girdik şu yıkım halinde bile.
Televizyonlarda dramatik görüntüler…
Bir de;
En çok da ‘İstanbul’da olacak deprem’ konuşuluyor.
Televizyonda bilim insanları. Tamam anladık, 25 yıldır biliyoruz; konutlarımız binalarımız sağlam değil.
Travma üstüne travma senaryosu oluşuyor.
Tabi; konutumuz çok inançlı bir yerde, sağlam bir semtte olacak, çelik konstrüksiyon, altı raylı, az katlı olacak. Yoksa; o denli büyük bir İstanbul zelzelesinden hiçbirimiz kurtulmayız, deniyor.
Biliyoruz. Pekala ne yapalım?
Şimdi ne yapalım?
İstanbul’da güya ‘ölümü bekleyin’ deniyor bize. ‘Yakındır geliyor’ deniyor. ‘Büyük olacak çok insan ölecek’ deniyor… Ve tut ki çok çok sağlam bir meskenlerinde yaşıyoruz, e pekala, fakat hep konutlarında yaşamıyoruz ki dostlar? Daima bir yere de gidiyoruz. Ve zelzele ne zaman nasıl olacak bilmiyoruz…
Ne olacak hayatlarımız?
Ölümü bekleyerek mi yaşayacağız?
Bunları sordum kendime.”