Beydağlarına sırtını vermiş, adını da bu dağlardan alan bir köy var. İran hududunda derin kanyonlarla açılıp kapanan, içinde çağlayarak akan bir ırmağın geçtiği bir köy. Sağında Anzaf vadisi uzanır. Vadi hem bol su anlamına gelen Anzaf çayına hem de …
Beydağlarına sırtını vermiş, adını da bu dağlardan alan bir köy var. İran hududunda derin kanyonlarla açılıp kapanan, içinde çağlayarak akan bir ırmağın geçtiği bir köy. Sağında Anzaf vadisi uzanır. Vadi hem bol su anlamına gelen Anzaf çayına hem de ırmağın içinden bir yay çizerek geçip gittiği komşu Anzaf Köyüne adını verir.
Beydağı köyünün solunda ise görenleri ürküntüye sevk eden Yıldırım Vadisi vardır. Bizim hikayemiz işte bu vadide geçer.
Vadinin diplerine doğru yıldırımın vurup ikiye böldüğü devasa bir kaya durur. Bu kaya Kara Kartal’ın mekânıdır. Kayadan sonra vadi bir kama gibi dağın karnına doğru uzanıp gider. Yarıklarında kara çelik bulunduğu için bu vadiye aynı zamanda Karaçelik vadisi de denir.
Ben işte burada, İran hududunda, sırtını Pirreşit dağına dayamış bu köyde, Beydağı köyünde doğdum. Yıldırım Vadisinde kuş ve yılan avlayarak büyüdüm. Çocukluğumuz şen ve şakraktı. Üstümüzde kartallar uçar, biz onların yerdeki gölgelerinin izini kovalardık.
Kartallar Karaçelik üzerinden bir krater göl olan Kado Gölü’ne doğru yüksekte daireler çizerek süzülüp giderdi. Yıldırım vadisi kartallarıyla meşhurdu, Kartalların en meşhuru ise yavru iken bir müddet bizim köyde misafir edilip sonra doğaya salıverilen Kara Kartaldı.
İşte size bugün Kara Kartal’ın yaşamla ölüm arasında ders alınması gereken o hayret verici “yenilenme” hikâyesini ve değişimin gücünü anlatacağım.
Kartallar doğaları gereği gururlu, güçlü ve yaman birer savaşçıdır. O kadar yüksekten uçarlar ki kimse ulaşamaz onlara, o kadar hızlı pike yaparlar ki kimse tutamaz onları, öyle bir alır ki pençesine avını kimse bir daha koparıp alamaz ondan bu avı. Bu yaman savaşçıyı anlatmak için faka düştü mü kişi “Kartal’ın pençesine düştü” derler.
Kartallar 40 yıl kadar yaşar. Bu yaşa geldiklerinde ya ölür ya da pençelerini, kanatlarını ve gagalarını acı içinde yenileyerek yaşamaya devam ederler.
Ama nasıl?
O zamanlar bir Kartal’ın ancak 40 yıl yaşadığını bilmezdik. Taze kan içip, güçlü pençeleriyle kuzu kaldıran kartalın yükseklerde süzülerek sonsuza kadar yaşayıp gittiğini sanırdık.
Oysa o kadar çok uçar ki kartallar zamanla kanatları yıpranır, o kadar çok av parçalar ki gagaları körelir, iş göremez olur; o bıçak gibi keskin çelik pençeleri gün gelir avını tutamaz olur. 40 yaşına geldiğinde gagası körelmiş, pençeleri kırılmış, kanatları yıpranmış kartal perişan haldedir. İşte o zaman bir karar vermek zorundadır kartal. Ya o yaşlı haliyle ölüme yatacak ya da acı içinde yenilenecektir; tıpkı bir Zümrüttü Anka gibi. Bunu başardığı takdirde 30-40 yıl daha yaşar, başarmadığında ise ölüp gider. Bu zor kararın bir yanında kaderine razı olup tevekkül içinde ölümü beklemek; öbür yanında acılar içinde yenilenip, yeni bir hayata başlamak vardır. İşte şimdi o gün gelmiş, kapıya dayanmıştır. Karar zamanıdır.
Dönüp bakar kendine. Yaşlanan kendi ruhu ve yüksek iradesi değil, bedenini yaşatan silahlarıdır; keskin pençeleri, çelikten çengel gibi olan gagası, açıldığında metreleri bulan kanatlarıdır.
Geçmişi hatırlar. Nerede o bir dalışta bir ceylanı kaldırdığı günler. Hani pençeleriyle bir vuruşta bir dağ keçisini parçalayıp Sipandaki Siyabendin öcünü alır gibi ciğerini söktüğü günler. O günlerden şimdi eser kalmamış, yaşlanmış, “ele ayağa düşmüştür”.
O sırada havada aç bir vaziyette gezinir. Günlerdir bir av kaldıramamış. Açtır. Ak babaların üstüne tünediği bir leş görür, dev kanatlarını açıp kapatır, yükselip gökte daireler çizer, sonra yıldırım gibi leşin üstüne iner. Akbabalar heybetinden yol verir kendisine, kartal leşi gagalayınca kanı beynine sıçrar. Kokmuş eti yemez, yiyemez.
Adı üstünde o kartaldır, kokuşmuş leş yemektense ölmeyi tercih eder. Kanatlanır, yükselir gider Boudler’in Alburtosu gibi. Kanatlarını açtıkça yükselir, yükseldikçe kanatları daha da büyür ve göklerin tek hakimiymiş gibi bulutlara yakın süzülür.. Ufukta Pirreşit dağının Ardında İran’a doğru yiter gider. Akbabalar ve onların etrafında dolanan kargalar arkasında baka kalır.
* * *
Artık bir kararın eşiğindeydi kara kartal ya acıyı seçip kartal gibi yaşayacak ya da kaderine razı olup bir kenarda ölüp gidecekti. Evet vakit gelmişti, karar kesindi ve bir bıçağın sırtı gibi keskindi.
Böyle giderse bir süre sonra uçamayacak, avını kaldıramayacak, parçalayamayacaktı. Zira kanatlar eskimiş, pençeler körelmiş, çelik gibi olan gagasından eser kalmamıştı. Şimdi karar zamanıydı. Acı içinde yenilenmek mi, yaşlı haliyle tünediği yerde ölmek mi?
O acı olanı, yenilenmeyi seçti.
Yenilenmesi için en başta yeni bir gaga gerekiyordu, yenisinin çıkması içinse eski gagasını sökmesi gerekiyordu. İçgüdüleriyle, biliyordu. Eğer bir elinde mutluluğu istiyorsa öbüründe acıyı tutması gerekirdi, başka yolu yoktu. O da “hazırlıklarını yaptı”, var olan tek yolu denemeye girişti.
Uçtu, gelip beyaz granit kayanın üstüne kondu. Artık değişim zamanı gelmişti. Hiçbir şey önünde duramazdı ve hiçbir şey onu durduramazdı.
Gagasını kayaya vurmaya başladı. Saatlerce ve defalarca kayaya vurdu gagasını. Vurdu, vurdu, vurdu… Ta ki gagası düşene kadar. Gagası, kırıldı, parçalandı. Çığlıklarına karışan haykırışları yamaçlardaki keskin siyah kayalara çarpıp derin vadide yankılandı. En sonunda gagası kanlar içinde düştü.
Sonraki günlerde yeni gaganın çıkmasını sabırla bekledi… Günler sonra gagası çıkmaya başladı, uzadı, keskinleşti, eğilip kartal gagasına dönüştü. Gaga ile ilgili değişim gerçekleşmişti, fakat bu tek başına yetmezdi. Pençelerin de yenilenmesi gerekirdi.
Şimdi sıra pençelerdeydi. Pençe kalu beladan beri içine düştüğünde hasmın asla kurtulamayacağı bir silahtı. Sırf bu yüzden “pençesine düşmek” diye bir deyim bile vardı. Ve yeryüzünde en namlı pençe onun pençesiydi. İnsanoğlunun da işkence ile tırnaklarının söküldüğü görülmüştür, ama kendi tırnaklarını kendisi çekene rastlanmamıştır. Ama o kartaldı, bu işi namına yakışır biçimde kendi yapmak zorundaydı. Ya yapacak ya da vazgeçip yarı kötürüm kalacaktı. O, bedelini ödemeyi göze alarak yenilenmeyi seçti.
Yenilenmiş gagasıyla eskimiş pençelerini acı içinde kıvranarak tek tek çekmeye başladı. Çekti, çekti, çekti… Fırlatıp attı. Çığlıklar gaga ile pençe arasında gidip geldi. Karaçelik vadisinde yankılandı. İşkence saatlerce sürdü. Acı dayanılmaz boyutlara vardı. Acıya rağmen devam etti. Peş peşe çekip attı eskimiş işe yaramaz pençeleri. Nihayet bitti. Günlerce pusatız dolaşan bir savaşçı gibi pençesiz durdu. Günler birbirini kovaladı, pençeler uç vermeye başladı, aylar geçti pençeler tek tek ortaya çıktı, kaplanı bile parçalayacak keskinlikte bir güce, kuvvete ulaştı.
Gaga ile pençe tamamdı, ama bu ikisi de yenilenmek için kâfi değildi. Son bir şey kalmıştı. Kanatlar. Artık mecali kalmamış, özelliğini yitirmiş, eskimiş, kanatlara sıra gelmişti. Gözyaşları içinde kanatlarına baktı. Kederi eski kanattan değil, çekeceği acıdandı. Diğerlerinden biliyordu ve bu acının diğer ikisinden daha büyük olacağını da.
Ama o kendi kendisine bir söz vermişti. Ya kırkında bu dağlarla sürünerek ölecek ya da yenilenerek Kartal gibi göklerde süzülecekti. Bu yenilenmeyi başarırsa yaşadığı kadar yeniden gururla yaşayacaktı.
Kartal yeni gagasıyla ve yenilenmiş pençeleriyle başladı tek tek kanatlarını sökmeye. Her söküşte derin acı içinde kıvranıyor, acısı çığlıklarına karışıp arşa yükseliyordu. Fakat onu öldürmeyen acının güçlendireceği aşikardı. Nihayet eski kanatlarının hepsini çekip attı. Kan revan içinde kaderini beklemeye başladı.
Bir süre sonra kanatlar uç verdi, günler sonra uzadı. Derken gün geldi yeni kanatlar ortaya çıktı. Kartal artık değişmiş, baştan sona yenilenmişti.
Önce gagasını taşlara vura vura çıkarmış, ardından yeni gagasıyla pençelerini sökmüş, sonra gagası ve pençenin yardımıyla kanatlarını söküp atmıştı. Ve değişmiş, yenilenmiş yeni bir güce ulaşmıştı. Eski yaşlı halinden eser kalmamış, tam bir kartal olmuştu.
Şimdi Van Gölü’nün üstünde envaı çeşit kanatlıya nazire yaparcasına Artosların üstünden Zagroslara doğru süzülebilirdi. 30-40 yıl daha sürecek bir hayata doğru…
* * *
Yıllar sonra doğduğum köye gitmiştim. Çocukluğumun geçtiği Karaçelik Vadisine gittiğimde Kara Kartal’ın gökte haşmetle süzüldüğünü hayretler içinde kalarak gördüm. Yenilenmenin ne kadar büyük bir olanak olduğunu, nasıl mucizevi değişimler yarattığını gözlerimle görerek bir kez daha değişimin gücüne inandım. Zira “eski düzlemde kalarak asla bir yeni bir şey yaratılamaz” demişti ünlü fizikçi Einstein. Kara Kartal büyük acılar pahasına fiziksel değişimin hakkını vermiş yeni bir düzleme geçmiş, yeni bir ruhla yepyeni bir aşamaya ulaşmıştı.