Dün gece ikinci yeniciler girdi rüyama. Hatta geçen Edip Cansever’i gördüm. Dedi ki bana: “Robespierre… Her yalnızlık biraz ihtilâl.” Oradan İlhan Berk’e seslendim: “Sen ne düşünüyorsun” dedim, “Yaşlanmışsın.” Şehsuvar dedi: “Yaşlanmışsın, oysa ki cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün…” Yanımıza Turgut Uyar geldi. Önce bana seslendi: “İnanma” dedi. Sonra okudu: Sen...
04.08.2026
0
Bahar geldi çoğaldı özlemin, Erikler çiçek açtı, güller renklerini saçtı, Hala aynı içimdeki yerin, Son kez savursun kalbimdeki yeller saçını, Okşasın gerdanını nefesim, Sensin bu yalan dünyadaki tek gerçeğim…
04.08.2026
0

ORTA ASYA’NIN BOZKIRLARI

Yayınlama: 24.07.2026
36
A+
A-

 

Yıl: 1400 — Sivas

Sivas Kalesi’nin surlarında nöbet tutarken Anadolu’nun üzerine yaklaşan fırtınanın farkındaydık. Doğudan gelen haberler tek bir isimden bahsediyordu: Timur.

Ben Hasan. Osmanlı askeri. Yanımda en yakın dostlarım Talat ve Cemal vardı. Günlerdir talim yapıyor, kaleyi savunmaya hazırlanıyorduk. Herkes Osmanlı’nın yardım göndereceğine inanıyordu.

Bir sabah ufukta yükselen toz bulutları göründü.

Timur’un ordusu gelmişti.

Kısa süre sonra kuşatma başladı. Mancınıklardan atılan kayalar surları dövüyor, ok yağmurları gökyüzünü karartıyordu. İlk günlerde direnmeyi başardık. Hatta bazı saldırıları geri püskürttük. Ancak zaman ilerledikçe durum kötüleşti.

Erzak azalıyordu.

Yaralılar çoğalıyordu.

Cesetler kaldırılmadan yenileri geliyordu.

Bir gece düşman, surların altına kazdığı tünellerden birini patlattı. Kuzeydoğu surunda büyük bir gedik açıldı. Gün boyunca hem savaşıyor hem suru onarmaya çalışıyorduk.

On ikinci gece şehir yangın yerine döndü.

Ateşli taşlar evlere düşüyor, sokaklarda alevler yükseliyordu. Son gücümüzle direndik. Fakat artık sonumuz yaklaşmıştı.

Ertesi gün Timur’un elçisi geldi.

Teslim olursak canımızın bağışlanacağını söyledi.

Başka çaremiz kalmamıştı.

Kapılar açıldı.

Timur kaleye girdiğinde ilk kez onu kendi gözlerimle gördüm. Soğuk ve ifadesizdi. Bir süre sonra bizi esir aldılar. Yaklaşık iki bin askerdik.

Sonra bizi iki gruba ayırdılar.

Talat ve Cemal diğer gruptaydı.

Bir daha onları hiç görmedim.

Kısa süre sonra arkadaşlarımın ve yüzlerce askerin canlı canlı toprağa gömüldüğünü öğrendim.

Ben ise hayatta bırakılmıştım.

Ama özgür değildim.

Artık köleydim.

 

Taşkent

Aylar süren yolculuktan sonra Taşkent yakınlarında bir çiftliğe getirildim.

Yeni hayatım buydu.

Gündüz tarlada çalışıyor, gece ahırda uyuyordum. Ne özgürlüğüm kalmıştı ne de onurum.

İlk zamanlar ölmek istedim.

Sonra korktum.

Yaşamaya devam ettim.

Bir buçuk yıl boyunca aynı hayatı yaşadım. Açlık, aşağılanma ve kırbaç darbeleri artık günlük hayatımın parçası olmuştu.

Çiftliğin sahibi Arghun Bey’di.

Onun emrinde çalışan askerlerden biri vardı: Zanguç.

Bana en çok eziyet eden kişi oydu.

Bir gece ceza olarak yol kenarında bekletilirken Arghun Bey’in kızı Sarnai’nin gizlice kışlanın yakınlarına gittiğini gördüm. Merak edip takip ettim.

Orada Zanguç ile buluştuğunu gördüm.

Bunu fırsata çevirebilirdim eğer Arghun Bey’e söylersem özgürlüğümü kazanabilirdim.

Ertesi gün her şeyi anlattım.

Fakat işler beklediğim gibi gitmedi.

Sarnai yalanlar uydurdu.

Annesi Terken Hanım onu destekledi.

Ben ise bir köleydim.

Sözüm onlarınkinden değersizdi.

Arghun ise Terken Hanım’ın etkisi altındaydı. Çiftlikte son sözü çoğu zaman o söylüyordu. Olayı bildiği hâlde sessiz kalmıştı.

 

Ben ise bana inanırlar, Zanguç’u da öldürürler sanmıştım. O kadın her şeyi mahvetmişti. Battıkça batıyordum.

 

Sonunda yalancılıkla suçlanıp zindana atıldım.

 

Zindan

Hayalim ters tepmiş ve şok yaşamıştım özgürlüğe kavuşacağım derken ellerim bağlı zindana götürülüyordum.

Zindan karanlıktı. Tahtadan yapılmış, dar ve nemli bir hücreydi. Sırtımda kırbaç yaralarının sızısıyla soğuk zemine uzandım. Hava ağır ve nefes almak zordu. Dışarıda böğüren rüzgârın sesi ve uzaklarda bir köpeğin havlaması dışında hiçbir ses yoktu.

Sanki hayat bir örümcekti ve ben onun ördüğü ağlara takılıp duruyordum.

Eğer beklersem zamanla ölecektim. Ama çırpınırsam ağlar daha çok sarılıyor, elim kolum bağlanıyordu.

Peki ne yapmalıydım?

O ağa bir kere takıldıktan sonra her şeyi kabullenip beni yemesini mi beklemeliydim?

O sırada aklıma ailemle geçirdiğim zamanlar gelmişti. Annemin bana hiçbir zaman diğer çocuklara baktığı gibi bakmadığını hatırlıyordum. Küçükken nedenini anlayamazdım ama yıllar sonra kulak misafiri olduğum bir konuşmada gerçeği öğrenmiştim.

Aslında beni doğurmak istememişti. Ama doğuma kısa zaman kaldığı için artık bir şey yapamamışlar. İstenmeden dünyaya gelmiştim.

Annem Mahperi varlıklı bir beyin kızıydı. Babam İlyas ise fakir bir adamdı;

Babam, annemin kalbini yakışıklılığı, bilgisi ve entelektüel kişiliğiyle kazanmıştı. Babam nazik, ahlaklı ve bilgili bir adamdı. Ama annem, baba parasıyla yaşayan, eğlenceyi seven bir kadındı.

Babamın annemle evlenmesindeki sebepler ise güzelliği ve parasıydı. Bu devirde herkes güce taparken, babamın ilime yönelmesi onu diğer insanlardan ayırıyor ve azınlık yapıyordu. Yine de önüne gelen rahat hayatı geri çevirmemişti.

Sonra ben dünyaya gelmiştim.

Babam bana ilmi ve bilgiyi aşılamak istese de ben onun gibi olmamıştım. Rahat yaşamayı, para harcamayı seviyordum. Annem tarafından sevilmeden büyümüştüm. Bu durum beni içten içe yaralasa da babam hep arkamda durmuş, beni desteklemişti.

Büyüdüğüm zamanlarda içimde bir boşluğun büyüdüğünü hissediyordum ne olduğunu bilemiyordum ama içimden bir ses bulunduğum ortamdan ayrılmam gerektiğini söylüyordu.

Bir gün ani bir kararla kendi ayaklarımın üzerinde durmaya ve kendi yolumu çizmeye karar verdim. Bu yüzden asker oldum.

Hem de en iyi dönemde.

Tehlike yok gibiydi. Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlı güçlüydü.

Kendimi şanslı hissetmiştim ve işimin kolay olacağına dair umutlarım çoktu. Ta ki Emir Timur ortaya çıkana kadar…

Onun yarattığı etki o kadar büyüktü ki milyonları etkileyen bir imparator hâline gelmişti. Üstelik hayatı da öyle kusursuz değildi. Yokluktan gelmiş, kendi elleriyle kazıyarak yükselmişti.

Bu yükseliş beni etkilemişti.

Ankara Savaşı’nı kim kazanacaktı? Osmanoğulları mı, yoksa Timur mu?

Bir süreliğine kendi derdimi unutup bu düşüncelere dalmıştım.

Ama zanguç sağ olsun beni bu düşünceler den uyandırıyordu.

Zanguç her fırsatta beni işkenceye uğratıyordu günler geçti yaralarım ağırlaştı bazen öleceğimi düşünüyordum ama içimde bir şey hâlâ yaşamaya devam ediyordu:

Özgürlük arzusu.

Bir gün zanguç hücreme geldi yüzünde tuhaf bir sırıtış vardı. Ankara Savaşı bitti,” dedi neler oldu?” diye sordum.

“Osmanoğulları yenildi. Bayezid esir düştü.”

Bu sözler beni olduğum yere çiviledi memleketim yenilmişti devletim parçalanıyordu.

Ama yine de ona bakıp emin ve sakin bir şekilde şöyle dedim:

“Osmanoğulları bugün düşmüş olabilir. Ama yeniden ayağa kalkacak.”

Zanguç deli deyip çekip gitti ben ise hücre arkasında gizlice kaçış planımı hazırlamaya başladım.

 

İsyan

Nöbetçilerin zafer kutlaması yapacağını öğrenmiştim günlerdir gizlice havalandırmadaki demirlerden birini kesiyordum.

Kutlama gecesi geldiğinde fırsatı değerlendirdim demiri koparıp dışarı çıktım.

İlk işim kölelerin tutulduğu ahıra gitmek oldu kapıdaki nöbetçiyi bulduğum kürekle vurup etkisiz hale getirip içeri girdim uyanın diye bağırdım.

Yüz kadar köle şaşkınlıkla bana bakıyordu.

Sadece tek kelime söyledim:

“İsyan.”

Bir anda herkes ayağa kalktı.

Yılların öfkesi patlamıştı kışla ateşe verildi sarhoş askerler hazırlıksız yakalandı.

Köy kısa sürede kontrolümüze geçti son hedefimiz arghun Bey’in bulunduğu handı.

İçeri girdiğimizde arghun, ailesi ve zanguç oradaydı.

Bu kez korkan onlar olmuştu. Zanguç yalvarıyordu ben ise sadece onu izliyordum.

Yıllarca bana yaşattıklarını düşünüyordum o gece kölelik düzeni sona erdi.

Zanguçun bana yaptıklarının on misliyle ödetip öldürdüm. Arghun Bey öldürüldü ailesi de aynı kaderi paylaştı.

O gece özgürlüğümü kanlı ellerimle kazanmıştım yıllardır ilk kez özgürdüm.

 

Arayış

Her şey bitmişti.

Sabahın ilk ışıkları ufukta belirmeye başlamıştı. Çıkan yangınları mutlaka görenler olmuştu. Çok geçmeden buraya askerler gelecekti.

Kurtulmuştuk.

Ama şimdi ne yapacaktık?

İşte bunu hiç düşünmemiştim.

Yaklaşık yüz kadar kaçak köle birbirine bakıp duruyordu. Kimisi ne yapacağını bilmiyor, kimisi ise önüne çıkan her şeyi yağmalamaya çalışıyordu. Açıkçası onların ne yaptığı pek umurumda değildi.

Kalabalığı geride bırakıp handan ayrıldım.

Kan ve duman kokan köy yollarından geçerek ahıra gittim. Oradan bulduğum bir ata bindim. Birkaç günlük erzak ve temiz kıyafetler aldım. Ardından köy beyinin evine girdim.

Haftalardır ilk kez sıcak suyla yıkandım.

Banyo yaparken düşünmeye fırsat bulmuştum.

Dolapları karıştırırken bir harita ve bir kese altın buldum. İkisini de yanıma aldım.

Kurtulanlar çoğu hâlâ köyü yağmalamakla meşguldü. Tam o sırada uzakta yaklaşan atlıları gördüm. Muhtemelen yangını fark eden askerlerdi.

Bir an bile beklemedim.

Atıma atladığım gibi ters yöne sürdüm.

Rüzgâr yüzüme vururken harabe hâline gelen köy giderek gözden kayboluyordu. Geride kalanların çoğu ise açgözlülüklerinin bedelini ödeyecekti.

Bir süre sonra haritadan bir yol belirledim. Karşıma çıkan bir kervana uzaktan katılarak yoluma devam ettim.

Yeni hedefimi de o sıcak banyoda bulmuştum.

Anadolu’ya dönecektim.

Köle olmadan önce kurduğum hedefleri ve hayalleri bırakacaktım ve daha büyüğü için uğraşacaktım. Aynı Timur gibi yokluktan gelip bir imparator olacaktım.

Ve eğer hâlâ hayattaysa, babamı bulacaktım.

Ona sonunda kendi yolumu bulduğumu anlatacaktım ve Osmanlının yıkılmasıyla birlikte doğan küçük beylik ve devletlerden bir tanesi olan Akkoyunlular devletine uzun bir yol aldım.

SON

 

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.